30. Cüz
Nebe' Suresi 1 ile başlar · 564 âyet · sayfa 582–604
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ عَمَّ يَتَسَآءَلُونَ
`amme yetesâelûn.
Birbirlerine neyi soruyorlar?
عَنِ ٱلنَّبَإِ ٱلْعَظِيمِ
`ani-nnebei-l`ażîm.
Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (mi)?
ٱلَّذِى هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ
elleẕî hüm fîhi muḫtelifûn.
Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (mi)?
كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
kellâ seya`lemûn.
Hayır, ileride bilecekler.
ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
ŝümme kellâ seya`lemûn.
Yine hayır; ileride bilecekler.
أَلَمْ نَجْعَلِ ٱلْأَرْضَ مِهَٰدًۭا
elem nec`ali-l'arḍa mihâdâ.
Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?
وَٱلْجِبَالَ أَوْتَادًۭا
velcibâle evtâdâ.
Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?
وَخَلَقْنَٰكُمْ أَزْوَٰجًۭا
veḫalaḳnâküm ezvâcâ.
Sizleri (erkekli-dişili) eşler halinde yarattık.
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًۭا
vece`alnâ nevmeküm sübâtâ.
Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık.
وَجَعَلْنَا ٱلَّيْلَ لِبَاسًۭا
vece`alne-lleyle libâsâ.
Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık.
وَجَعَلْنَا ٱلنَّهَارَ مَعَاشًۭا
vece`alne-nnehâra me`âşâ.
Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık.
وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًۭا شِدَادًۭا
vebeneynâ fevḳaküm seb`an şidâdâ.
Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.
وَجَعَلْنَا سِرَاجًۭا وَهَّاجًۭا
vece`alnâ sirâcev vehhâcâ.
Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık.
وَأَنزَلْنَا مِنَ ٱلْمُعْصِرَٰتِ مَآءًۭ ثَجَّاجًۭا
veenzelnâ mine-lmü`ṣirâti mâen ŝeccâcâ.
Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.
لِّنُخْرِجَ بِهِۦ حَبًّۭا وَنَبَاتًۭا
linuḫrice bihî ḥabbev venebâtâ.
Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.
وَجَنَّٰتٍ أَلْفَافًا
vecennâtin elfâfâ.
Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.
إِنَّ يَوْمَ ٱلْفَصْلِ كَانَ مِيقَٰتًۭا
inne yevme-lfaṣli kâne mîḳâtâ.
Şüphesiz hüküm ve ayırma günü belirlenmiş bir vakittir.
يَوْمَ يُنفَخُ فِى ٱلصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًۭا
yevme yünfeḫu fi-ṣṣûri fete'tûne efvâcâ.
Bu, sûra üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.
وَفُتِحَتِ ٱلسَّمَآءُ فَكَانَتْ أَبْوَٰبًۭا
vefütiḥati-ssemâü fekânet ebvâbâ.
Gök açılır ve kapı kapı olur.
وَسُيِّرَتِ ٱلْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا
vesüyyirati-lcibâlü fekânet serâbâ.
Dağlar yürütülür, serap haline gelir.
إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًۭا
inne cehenneme kânet mirṣâdâ.
Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir.
لِّلطَّٰغِينَ مَـَٔابًۭا
liṭṭâgîne meâbâ.
Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir.
لَّٰبِثِينَ فِيهَآ أَحْقَابًۭا
lâbiŝîne fîhâ aḥḳâbâ.
Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir.
لَّا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًۭا وَلَا شَرَابًا
lâ yeẕûḳûne fîhâ berdev velâ şerâbâ.
Orada ne bir serinlik ve ne de içecek bir şey tadacaklar!
إِلَّا حَمِيمًۭا وَغَسَّاقًۭا
illâ ḥamîmev vegassâḳâ.
Ancak, uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin içecekler.
جَزَآءًۭ وِفَاقًا
cezâev vifâḳâ.
Ancak, uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin içecekler.
إِنَّهُمْ كَانُوا۟ لَا يَرْجُونَ حِسَابًۭا
innehüm kânû lâ yercûne ḥisâbâ.
Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.
وَكَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا كِذَّابًۭا
vekeẕẕebû biâyâtinâ kiẕẕâbâ.
Âyetlerimizi de alabildiğine yalanlamışlardı.
وَكُلَّ شَىْءٍ أَحْصَيْنَٰهُ كِتَٰبًۭا
vekülle şey'in aḥṣaynâhü kitâbâ.
Biz ise, her şeyi bir kitapta (Levh-i Mahfûz'da) tamamiyle sayıp tespit ettik.
فَذُوقُوا۟ فَلَن نَّزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا
feẕûḳû felen nezîdeküm illâ `aẕâbâ.
Kafirlere şöyle denilir: "Şimdi tadın. Artık bundan sonra yalnızca azabınızı artıracağız."
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا
inne lilmütteḳîne mefâzâ.
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
حَدَآئِقَ وَأَعْنَٰبًۭا
ḥadâiḳa vea`nâbâ.
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًۭا
vekevâ`ibe etrâbâ.
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
وَكَأْسًۭا دِهَاقًۭا
veke'sen dihâḳâ.
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
لَّا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًۭا وَلَا كِذَّٰبًۭا
lâ yesme`ûne fîhâ lagvev velâ kiẕẕâbâ.
Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.
جَزَآءًۭ مِّن رَّبِّكَ عَطَآءً حِسَابًۭا
cezâem mir rabbike `aṭâen ḥisâbâ.
Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân'dan bir mükafat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.
رَّبِّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ٱلرَّحْمَٰنِ ۖ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًۭا
rabbi-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehüme-rraḥmâni lâ yemlikûne minhü ḫiṭâbâ.
Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân'dan bir mükafat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.
يَوْمَ يَقُومُ ٱلرُّوحُ وَٱلْمَلَٰٓئِكَةُ صَفًّۭا ۖ لَّا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ ٱلرَّحْمَٰنُ وَقَالَ صَوَابًۭا
yevme yeḳûmü-rrûḥu velmelâiketü ṣaffâ. lâ yetekellemûne illâ men eẕine lehü-rraḥmânü veḳâle ṣavâbâ.
Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân'dan bir mükafat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.
ذَٰلِكَ ٱلْيَوْمُ ٱلْحَقُّ ۖ فَمَن شَآءَ ٱتَّخَذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ مَـَٔابًا
ẕâlike-lyevmü-lḥaḳḳ. femen şâe-tteḫaẕe ilâ rabbihî meâbâ.
İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
إِنَّآ أَنذَرْنَٰكُمْ عَذَابًۭا قَرِيبًۭا يَوْمَ يَنظُرُ ٱلْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ ٱلْكَافِرُ يَٰلَيْتَنِى كُنتُ تُرَٰبًۢا
innâ enẕernâküm `aẕâben ḳarîbâ. yevme yenżuru-lmerü mâ ḳaddemet yedâhü veyeḳûlü-lkâfiru yâ leytenî küntü türâbâ.
Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkarcının, "Keşke toprak olaydım!" diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلنَّٰزِعَٰتِ غَرْقًۭا
vennâzi`âti garḳâ.
Andolsun (kâfirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara,
وَٱلنَّٰشِطَٰتِ نَشْطًۭا
vennâşiṭâti neşṭâ.
Andolsun (mü'minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara,
وَٱلسَّٰبِحَٰتِ سَبْحًۭا
vessâbiḥâti sebḥâ.
Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,
فَٱلسَّٰبِقَٰتِ سَبْقًۭا
fessâbiḳâti sebḳâ.
Derken, öne geçenlere,
فَٱلْمُدَبِّرَٰتِ أَمْرًۭا
felmüdebbirâti emrâ.
Nihayet işi çekip çevirenlere (ki, mutlaka tekrar diriltileceksiniz).
يَوْمَ تَرْجُفُ ٱلرَّاجِفَةُ
yevme tercüfü-rrâcifeh.
Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.
تَتْبَعُهَا ٱلرَّادِفَةُ
tetbe`uhe-rrâdifeh.
Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.
قُلُوبٌۭ يَوْمَئِذٍۢ وَاجِفَةٌ
ḳulûbüy yevmeiẕiv vâcifeh.
O gün birtakım kalpler (tedirginlik içinde) şiddetle çarpacaktır.
أَبْصَٰرُهَا خَٰشِعَةٌۭ
ebṣâruhâ ḫâşi`ah.
Onların gözleri (korku ile) inecektir.
يَقُولُونَ أَءِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِى ٱلْحَافِرَةِ
yeḳûlûne einnâ lemerdûdûne fi-lḥâfirah.
Şöyle derler: "Biz gerçekten gerisingeriye eski halimize mi döndürüleceğiz?"
أَءِذَا كُنَّا عِظَٰمًۭا نَّخِرَةًۭ
eiẕâ künnâ `iżâmen neḫirah.
"Bizler çürümüş kemiklere döndükten sonra mı?"
قَالُوا۟ تِلْكَ إِذًۭا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌۭ
ḳâlû tilke iẕen kerratün ḫâsirah.
"Öyle ise bu hüsran dolu bir dönüştür" dediler.
فَإِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌۭ وَٰحِدَةٌۭ
feinnemâ hiye zecratüv vâḥideh.
Halbuki o, bir haykırıştan (sûr'un üfürülmesinden) ibarettir.
فَإِذَا هُم بِٱلسَّاهِرَةِ
feiẕâ hüm bissâhirah.
Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.
هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ مُوسَىٰٓ
hel etâke ḥadîŝü mûsâ.
(Ey Muhammed!) Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?
إِذْ نَادَىٰهُ رَبُّهُۥ بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى
iẕ nâdâhü rabbühû bilvâdi-lmüḳaddesi ṭuvâ.
Hani, Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde şöyle seslenmişti:
ٱذْهَبْ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ
iẕheb ilâ fir`avne innehû ṭagâ.
"Haydi Firavun'a git! Çünkü o azmıştır."
فَقُلْ هَل لَّكَ إِلَىٰٓ أَن تَزَكَّىٰ
feḳul hel leke ilâ en tezekkâ.
"Ona de ki: İster misin (küfür ve isyanından) temizlenesin?
وَأَهْدِيَكَ إِلَىٰ رَبِّكَ فَتَخْشَىٰ
veehdiyeke ilâ rabbike fetaḫşâ.
Seni Rabbine ileteyim de ona karşı derinden saygı duyup korkasın!"
فَأَرَىٰهُ ٱلْءَايَةَ ٱلْكُبْرَىٰ
feerâhü-l'âyete-lkübrâ.
Derken Mûsâ O'na en büyük mucizeyi gösterdi.
فَكَذَّبَ وَعَصَىٰ
fekeẕẕebe ve`aṣâ.
Fakat o, Mûsâ'yı yalanladı ve isyan etti.
ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعَىٰ
ŝümme edbera yes`â.
Sonra sırt dönüp koşarak gitti.
فَحَشَرَ فَنَادَىٰ
feḥaşera fenâdâ.
Hemen (adamlarını) topladı ve onlara seslendi:
فَقَالَ أَنَا۠ رَبُّكُمُ ٱلْأَعْلَىٰ
feḳâle ene rabbükümü-l'a`lâ.
"Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.
فَأَخَذَهُ ٱللَّهُ نَكَالَ ٱلْءَاخِرَةِ وَٱلْأُولَىٰٓ
feeḫaẕehü-llâhü nekâle-l'âḫirati vel'ûlâ.
Allah onu, ibret verici şekilde dünya ve âhiret cezasıyla cezalandırdı.
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَعِبْرَةًۭ لِّمَن يَخْشَىٰٓ
inne fî ẕâlike le`ibratel limey yaḫşâ.
Şüphesiz bunda Allah'tan sakınıp korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.
ءَأَنتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ ٱلسَّمَآءُ ۚ بَنَىٰهَا
eentüm eşeddü ḫalḳan emi-ssemâü. benâhâ.
(Ey inkarcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah kurmuştur.
رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّىٰهَا
rafe`a semkehâ fesevvâhâ.
Onu yükseltmiş ve ona düzen ve âhenk vermiştir.
وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحَىٰهَا
veagṭaşe leylehâ veaḫrace ḍuḥâhâ.
O göğün gecesini karanlık yaptı, ışığını da çıkardı.
وَٱلْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَىٰهَآ
vel'arḍa ba`de ẕâlike deḥâhâ.
Ardından yeri düzenleyip döşedi.
أَخْرَجَ مِنْهَا مَآءَهَا وَمَرْعَىٰهَا
aḫrace minhâ mâehâ vemer`âhâ.
Ondan suyunu ve merasını çıkardı.
وَٱلْجِبَالَ أَرْسَىٰهَا
velcibâle ersâhâ.
Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.
مَتَٰعًۭا لَّكُمْ وَلِأَنْعَٰمِكُمْ
metâ`al leküm velien`âmiküm.
Bunları sizin için ve hayvanlarınız için bir yarar kaynağı yaptı.
فَإِذَا جَآءَتِ ٱلطَّآمَّةُ ٱلْكُبْرَىٰ
feiẕâ câeti-ṭṭâmmetü-lkübrâ.
En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.
يَوْمَ يَتَذَكَّرُ ٱلْإِنسَٰنُ مَا سَعَىٰ
yevme yeteẕekkeru-l'insânü mâ se`â.
En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.
وَبُرِّزَتِ ٱلْجَحِيمُ لِمَن يَرَىٰ
vebürrizeti-lceḥîmü limey yerâ.
Cehennem, görenler için apaçık bir şekilde gösterilir.
فَأَمَّا مَن طَغَىٰ
feemmâ men ṭagâ.
Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.
وَءَاثَرَ ٱلْحَيَوٰةَ ٱلدُّنْيَا
veâŝera-lḥayâte-ddünyâ.
Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.
فَإِنَّ ٱلْجَحِيمَ هِىَ ٱلْمَأْوَىٰ
feinne-lceḥîme hiye-lme'vâ.
Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.
وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِۦ وَنَهَى ٱلنَّفْسَ عَنِ ٱلْهَوَىٰ
veemmâ men ḫâfe meḳâme rabbihî venehe-nnefse `ani-lhevâ.
Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.
فَإِنَّ ٱلْجَنَّةَ هِىَ ٱلْمَأْوَىٰ
feinne-lcennete hiye-lme'vâ.
Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلسَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَىٰهَا
yes'elûneke `ani-ssâ`ati eyyâne mürsâhâ.
Sana, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar.
فِيمَ أَنتَ مِن ذِكْرَىٰهَآ
fîme ente min ẕikrâhâ.
Onu bilip söylemek nerede, sen nerede?
إِلَىٰ رَبِّكَ مُنتَهَىٰهَآ
ilâ rabbike müntehâhâ.
Onun nihai bilgisi yalnız Rabbine âittir.
إِنَّمَآ أَنتَ مُنذِرُ مَن يَخْشَىٰهَا
innemâ ente münẕiru mey yaḫşâhâ.
Sen, ancak ondan korkanları uyarıcısın.
كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوٓا۟ إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَىٰهَا
keennehüm yevme yeravnehâ lem yelbeŝû illâ `aşiyyeten ev ḍuḥâhâ.
Kıyameti gördükleri gün onlar, sanki dünyada ancak bir akşam, yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ عَبَسَ وَتَوَلَّىٰٓ
`abese vetevellâ.
Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.
أَن جَآءَهُ ٱلْأَعْمَىٰ
en câehü-l'a`mâ.
Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.
وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُۥ يَزَّكَّىٰٓ
vemâ yüdrîke le`allehû yezzekkâ.
(Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak,
أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنفَعَهُ ٱلذِّكْرَىٰٓ
ev yeẕẕekkeru fetenfe`ahü-ẕẕikrâ.
Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.
أَمَّا مَنِ ٱسْتَغْنَىٰ
emmâ meni-stagnâ.
Kendini muhtaç hissetmeyene gelince;
فَأَنتَ لَهُۥ تَصَدَّىٰ
feente lehû teṣaddâ.
Sen, ona yöneliyorsun.
وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّىٰ
vemâ `aleyke ellâ yezzekkâ.
(İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne!
وَأَمَّا مَن جَآءَكَ يَسْعَىٰ
veemmâ men câeke yes`â.
Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
وَهُوَ يَخْشَىٰ
vehüve yaḫşâ.
Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّىٰ
feente `anhü telehhâ.
Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
كَلَّآ إِنَّهَا تَذْكِرَةٌۭ
kellâ innehâ teẕkirah.
Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur'an) bir öğüttür.
فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ
femen şâe ẕekerah.
Dileyen ondan öğüt alır.
فِى صُحُفٍۢ مُّكَرَّمَةٍۢ
fî ṣuḥufim mükerrameh.
O, şerefli ve sâdık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
مَّرْفُوعَةٍۢ مُّطَهَّرَةٍۭ
merfû`atim müṭahherah.
O, şerefli ve sâdık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
بِأَيْدِى سَفَرَةٍۢ
bieydî seferah.
O, şerefli ve sâdık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
كِرَامٍۭ بَرَرَةٍۢ
kirâmim berarah.
O, şerefli ve sâdık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
قُتِلَ ٱلْإِنسَٰنُ مَآ أَكْفَرَهُۥ
ḳutile-l'insânü mâ ekferah.
Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o!
مِنْ أَىِّ شَىْءٍ خَلَقَهُۥ
min eyyi şey'in ḫaleḳah.
Allah onu hangi şeyden yarattı?
مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُۥ فَقَدَّرَهُۥ
min nuṭfeh. ḫaleḳahû feḳadderah.
Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.
ثُمَّ ٱلسَّبِيلَ يَسَّرَهُۥ
ŝümme-ssebîle yesserah.
Sonra ona yolu kolaylaştırdı.
ثُمَّ أَمَاتَهُۥ فَأَقْبَرَهُۥ
ŝümme emâtehû feaḳberah.
Sonra onu öldürdü ve kabre koydu.
ثُمَّ إِذَا شَآءَ أَنشَرَهُۥ
ŝümme iẕâ şâe enşerah.
Sonra, dilediği vakit onu diriltir.
كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَآ أَمَرَهُۥ
kellâ lemmâ yaḳḍi mâ emerah.
Hayır hayır o, Allah'ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi. (İman etmedi.)
فَلْيَنظُرِ ٱلْإِنسَٰنُ إِلَىٰ طَعَامِهِۦٓ
felyenżuri-l'insânü ilâ ṭa`âmih.
Herşeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın!
أَنَّا صَبَبْنَا ٱلْمَآءَ صَبًّۭا
ennâ ṣabebne-lmâe ṣabbâ.
Gerçekten biz, yağmuru bol bol yağdırdık.
ثُمَّ شَقَقْنَا ٱلْأَرْضَ شَقًّۭا
ŝümme şaḳaḳne-l'arḍa şeḳḳâ.
Sonra toprağı, iyiden iyiye yardık!
فَأَنۢبَتْنَا فِيهَا حَبًّۭا
feembetnâ fîhâ ḥabbâ.
Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
وَعِنَبًۭا وَقَضْبًۭا
ve`inebev veḳaḍbâ.
Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
وَزَيْتُونًۭا وَنَخْلًۭا
vezeytûnev venaḫlâ.
Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
وَحَدَآئِقَ غُلْبًۭا
veḥadâiḳa gulbâ.
Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
وَفَٰكِهَةًۭ وَأَبًّۭا
vefâkihetev veebbâ.
Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
مَّتَٰعًۭا لَّكُمْ وَلِأَنْعَٰمِكُمْ
metâ`al leküm velien`âmiküm.
Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
فَإِذَا جَآءَتِ ٱلصَّآخَّةُ
feiẕâ câeti-ṣṣâḫḫah.
Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
يَوْمَ يَفِرُّ ٱلْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ
yevme yefirru-lmerü min eḫîh.
Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
وَأُمِّهِۦ وَأَبِيهِ
veümmihî veebîh.
Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
وَصَٰحِبَتِهِۦ وَبَنِيهِ
veṣâḥibetihî vebenîh.
Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
لِكُلِّ ٱمْرِئٍۢ مِّنْهُمْ يَوْمَئِذٍۢ شَأْنٌۭ يُغْنِيهِ
likülli-mriim minhüm yevmeiẕin şe'nüy yugnîh.
Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
وُجُوهٌۭ يَوْمَئِذٍۢ مُّسْفِرَةٌۭ
vucûhüy yevmeiẕim müsfirah.
O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar,
ضَاحِكَةٌۭ مُّسْتَبْشِرَةٌۭ
ḍâḥiketüm müstebşirah.
Gülerler, sevinirler.
وَوُجُوهٌۭ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌۭ
vevucûhüy yevmeiẕin `aleyhâ gaberah.
O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler.
تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ
terheḳuhâ ḳaterah.
Onları bir siyahlık bürür.
أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْكَفَرَةُ ٱلْفَجَرَةُ
ülâike hümü-lkeferatü-lfecerah.
İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِذَا ٱلشَّمْسُ كُوِّرَتْ
iẕe-şşemsü küvvirat.
Güneş, dürüldüğü zaman,
وَإِذَا ٱلنُّجُومُ ٱنكَدَرَتْ
veiẕe-nnücûmü-nkederat.
Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,
وَإِذَا ٱلْجِبَالُ سُيِّرَتْ
veiẕe-lcibâlü süyyirat.
Dağlar, yürütüldüğü zaman,
وَإِذَا ٱلْعِشَارُ عُطِّلَتْ
veiẕe-l`işâru `uṭṭilet.
Gebe develer salıverildiği zaman.
وَإِذَا ٱلْوُحُوشُ حُشِرَتْ
veiẕe-lvuḥûşü ḥuşirat.
Yaban hayatı yaşayan (irili ufaklı) tüm canlılar toplandığı zaman,
وَإِذَا ٱلْبِحَارُ سُجِّرَتْ
veiẕe-lbiḥâru süccirat.
Denizler kaynatıldığı zaman,
وَإِذَا ٱلنُّفُوسُ زُوِّجَتْ
veiẕe-nnüfûsü züvvicet.
Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman.
وَإِذَا ٱلْمَوْءُۥدَةُ سُئِلَتْ
veiẕe-lmev'ûdetü süilet.
Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman,
بِأَىِّ ذَنۢبٍۢ قُتِلَتْ
bieyyi ẕembin ḳutilet.
Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman,
وَإِذَا ٱلصُّحُفُ نُشِرَتْ
veiẕe-ṣṣuḥufü nüşirat.
Amel defterleri açıldığı zaman,
وَإِذَا ٱلسَّمَآءُ كُشِطَتْ
veiẕe-ssemâü küşiṭat.
Gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman,
وَإِذَا ٱلْجَحِيمُ سُعِّرَتْ
veiẕe-lceḥîmü sü``irat.
Cehennem alevlendirildiği zaman,
وَإِذَا ٱلْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ
veiẕe-lcennetü üzlifet.
Cennet yaklaştırıldığı zaman,
عَلِمَتْ نَفْسٌۭ مَّآ أَحْضَرَتْ
`alimet nefsüm mâ aḥḍarat.
Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.
فَلَآ أُقْسِمُ بِٱلْخُنَّسِ
felâ uḳsimü bilḫunnes.
Andolsun, bir görünüp bir sinenlere, akıp gidip kaybolanlara,
ٱلْجَوَارِ ٱلْكُنَّسِ
elcevâri-lkünnes.
Andolsun, bir görünüp bir sinenlere, akıp gidip kaybolanlara,
وَٱلَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ
velleyli iẕâ `as`as.
Andolsun, yöneldiği zaman geceye,
وَٱلصُّبْحِ إِذَا تَنَفَّسَ
veṣṣubḥi iẕâ teneffes.
Andolsun, aydınlandığı zaman sabaha ki,
إِنَّهُۥ لَقَوْلُ رَسُولٍۢ كَرِيمٍۢ
innehû leḳavlü rasûlin kerîm.
O (Kur'an), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı, orada (meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür.
ذِى قُوَّةٍ عِندَ ذِى ٱلْعَرْشِ مَكِينٍۢ
ẕî ḳuvvetin `inde ẕi-l`arşi mekîn.
O (Kur'an), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı, orada (meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür.
مُّطَاعٍۢ ثَمَّ أَمِينٍۢ
müṭâ`in ŝemme emîn.
O (Kur'an), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı, orada (meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür.
وَمَا صَاحِبُكُم بِمَجْنُونٍۢ
vemâ ṣâḥibüküm bimecnûn.
(Ey Kureyşliler!) Sizin arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir.
وَلَقَدْ رَءَاهُ بِٱلْأُفُقِ ٱلْمُبِينِ
veleḳad raâhü bil'üfüḳi-lmübîn.
Andolsun o, Cebrâil'i apaçık ufukta gördü.
وَمَا هُوَ عَلَى ٱلْغَيْبِ بِضَنِينٍۢ
vemâ hüve `ale-lgaybi biḍanîn.
O, gayb hakkında cimri değildir.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَٰنٍۢ رَّجِيمٍۢ
vemâ hüve biḳavli şeyṭânir racîm.
Kur'an, kovulmuş şeytanın sözü değildir.
فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ
feeyne teẕhebûn.
(Hal böyle iken) nereye gidiyorsunuz?
إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌۭ لِّلْعَٰلَمِينَ
in hüve illâ ẕikrul lil`âlemîn.
O, âlemler için, içinizden dürüst olmak isteyenler için, ancak bir öğüttür.
لِمَن شَآءَ مِنكُمْ أَن يَسْتَقِيمَ
limen şâe minküm ey yesteḳîm.
O, âlemler için, içinizden dürüst olmak isteyenler için, ancak bir öğüttür.
وَمَا تَشَآءُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ رَبُّ ٱلْعَٰلَمِينَ
vemâ teşâûne illâ ey yeşâe-llâhü rabbü-l`âlemîn.
Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِذَا ٱلسَّمَآءُ ٱنفَطَرَتْ
iẕe-ssemâü-nfeṭarat.
Gök yarıldığı zaman,
وَإِذَا ٱلْكَوَاكِبُ ٱنتَثَرَتْ
veiẕe-lkevâkibü-nteŝerat.
Yıldızlar saçıldığı zaman,
وَإِذَا ٱلْبِحَارُ فُجِّرَتْ
veiẕe-lbiḥâru füccirat.
Denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman,
وَإِذَا ٱلْقُبُورُ بُعْثِرَتْ
veiẕe-lḳubûru bü`ŝirat.
Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,
عَلِمَتْ نَفْسٌۭ مَّا قَدَّمَتْ وَأَخَّرَتْ
`alimet nefsüm mâ ḳaddemet veeḫḫarat.
Herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek.
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْإِنسَٰنُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ ٱلْكَرِيمِ
yâ eyyühe-l'insânü mâ garrake birabbike-lkerîm.
Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?
ٱلَّذِى خَلَقَكَ فَسَوَّىٰكَ فَعَدَلَكَ
elleẕî ḫaleḳake fesevvâke fe`adelek.
Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?
فِىٓ أَىِّ صُورَةٍۢ مَّا شَآءَ رَكَّبَكَ
fî eyyi ṣûratim mâ şâe rakkebek.
Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?
كَلَّا بَلْ تُكَذِّبُونَ بِٱلدِّينِ
kellâ bel tükeẕẕibûne biddîn.
Hayır, hayır! Siz hesap ve cezayı yalanlıyorsunuz.
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَٰفِظِينَ
veinne `aleyküm leḥâfiżîn.
Halbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır.
كِرَامًۭا كَٰتِبِينَ
kirâmen kâtibîn.
Halbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır.
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ
ya`lemûne mâ tef`alûn.
Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.
إِنَّ ٱلْأَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍۢ
inne-l'ebrâra lefî ne`îm.
Şüphesiz, iyiler Naîm cennetindedirler.
وَإِنَّ ٱلْفُجَّارَ لَفِى جَحِيمٍۢ
veinne-lfüccâra lefî ceḥîm.
Şüphesiz, günahkârlar da cehennemdedirler.
يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ ٱلدِّينِ
yaṣlevnehâ yevme-ddîn.
Hesap ve ceza günü oraya gireceklerdir.
وَمَا هُمْ عَنْهَا بِغَآئِبِينَ
vemâ hüm `anhâ bigâibîn.
Onlar oradan kaybolup kurtulacak da değillerdir.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا يَوْمُ ٱلدِّينِ
vemâ edrâke mâ yevmü-ddîn.
Hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?
ثُمَّ مَآ أَدْرَىٰكَ مَا يَوْمُ ٱلدِّينِ
ŝümme mâ edrâke mâ yevmü-ddîn.
Evet, hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?
يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌۭ لِّنَفْسٍۢ شَيْـًۭٔا ۖ وَٱلْأَمْرُ يَوْمَئِذٍۢ لِّلَّهِ
yevme lâ temlikü nefsül linefsin şey'â. vel'emru yevmeiẕil lillâh.
O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَيْلٌۭ لِّلْمُطَفِّفِينَ
veylül lilmüṭaffifîn.
Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline!
ٱلَّذِينَ إِذَا ٱكْتَالُوا۟ عَلَى ٱلنَّاسِ يَسْتَوْفُونَ
elleẕîne iẕe-ktâlû `ale-nnâsi yestevfûn.
Onlar insanlardan (bir şey) ölçüp aldıkları zaman, tam ölçerler.
وَإِذَا كَالُوهُمْ أَو وَّزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ
veiẕâ kâlûhüm ev vezenûhüm yuḫsirûn.
Fakat, kendileri onlara bir şey ölçüp, yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar.
أَلَا يَظُنُّ أُو۟لَٰٓئِكَ أَنَّهُم مَّبْعُوثُونَ
elâ yeżunnü ülâike ennehüm meb`ûŝûn.
Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?
لِيَوْمٍ عَظِيمٍۢ
liyevmin `ażîm.
Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?
يَوْمَ يَقُومُ ٱلنَّاسُ لِرَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
yevme yeḳûmü-nnâsü lirabbi-l`âlemîn.
Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?
كَلَّآ إِنَّ كِتَٰبَ ٱلْفُجَّارِ لَفِى سِجِّينٍۢ
kellâ inne kitâbe-lfüccâri lefî siccîn.
Hayır, günahkârların yazısı, muhakkak "Siccîn"dedir.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا سِجِّينٌۭ
vemâ edrâke mâ siccîn.
"Siccîn"in ne olduğunu sen ne bileceksin.
كِتَٰبٌۭ مَّرْقُومٌۭ
kitâbüm merḳûm.
O, yazılmış bir kitaptır.
وَيْلٌۭ يَوْمَئِذٍۢ لِّلْمُكَذِّبِينَ
veylüy yevmeiẕil lilmükeẕẕibîn.
O gün yalanlayanların; hesap ve ceza gününü yalanlayanların vay haline!
ٱلَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ
elleẕîne yükeẕẕibûne biyevmi-ddîn.
O gün yalanlayanların; hesap ve ceza gününü yalanlayanların vay haline!
وَمَا يُكَذِّبُ بِهِۦٓ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ
vemâ yükeẕẕibü bihî illâ küllü mü`tedin eŝîm.
Onu, ancak her azgın, günahkâr kimse inkar eder.
إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ ءَايَٰتُنَا قَالَ أَسَٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ
iẕâ tütlâ `aleyhi âyâtünâ ḳâle esâṭîru-l'evvelîn.
Ona âyetlerimiz okununca, "Eskilerin masalları" der.
كَلَّا ۖ بَلْ ۜ رَانَ عَلَىٰ قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ
kellâ bel râne `alâ ḳulûbihim mâ kânû yeksibûn.
Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.
كَلَّآ إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍۢ لَّمَحْجُوبُونَ
kellâ innehüm `ar rabbihim yevmeiẕil lemaḥcûbûn.
Hayır, şüphesiz onlar, kıyamet günü Rablerini görmekten mahrum bırakılacaklardır.
ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصَالُوا۟ ٱلْجَحِيمِ
ŝümme innehüm leṣâlü-lceḥîm.
Sonra onlar muhakkak cehenneme gireceklerdir.
ثُمَّ يُقَالُ هَٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
ŝümme yüḳâlü hâẕe-lleẕî küntüm bihî tükeẕẕibûn.
Sonra da onlara, "Yalanlamakta olduğunuz işte budur" denecektir.
كَلَّآ إِنَّ كِتَٰبَ ٱلْأَبْرَارِ لَفِى عِلِّيِّينَ
kellâ inne kitâbe-l'ebrâri lefî `illiyyîn.
Hayır (sandıkları gibi değil!) iyilerin yazısı "İlliyyûn"dadır.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا عِلِّيُّونَ
vemâ edrâke mâ `illiyyûn.
"İlliyyûn"un ne olduğunu sen ne bileceksin.
كِتَٰبٌۭ مَّرْقُومٌۭ
kitâbüm merḳûm.
O yazılmış bir kitaptır.
يَشْهَدُهُ ٱلْمُقَرَّبُونَ
yeşhedühü-lmüḳarrabûn.
Ona, Allah'a yakın olanlar şâhit olur.
إِنَّ ٱلْأَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍ
inne-l'ebrâra lefî ne`îm.
Şüphesiz iyi kimseler, Naîm cennetindedirler.
عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ يَنظُرُونَ
`ale-l'erâiki yenżurûn.
Koltuklar üzerinde, (etrafı) seyrederler.
تَعْرِفُ فِى وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ ٱلنَّعِيمِ
ta`rifü fî vucûhihim naḍrate-nne`îm.
Onların yüzlerinde, nimetlerin sevincini görürsün.
يُسْقَوْنَ مِن رَّحِيقٍۢ مَّخْتُومٍ
yüsḳavne mir raḥîḳim maḫtûm.
Onlara, mühürlü (el değmemiş) saf bir içecekten içirilir.
خِتَٰمُهُۥ مِسْكٌۭ ۚ وَفِى ذَٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ ٱلْمُتَنَٰفِسُونَ
ḫitâmühû misk. vefî ẕâlike felyetenâfesi-lmütenâfisûn.
Onun (içiminin) sonu bir misktir (ağızda misk gibi koku bırakır) İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar.
وَمِزَاجُهُۥ مِن تَسْنِيمٍ
vemizâcühû min tesnîm.
O içeceğin katkısı tesnimdir.
عَيْنًۭا يَشْرَبُ بِهَا ٱلْمُقَرَّبُونَ
`ayney yeşrabü bihe-lmüḳarrabûn.
Bir pınar ki, Allah'a yakın olanlar ondan içerler.
إِنَّ ٱلَّذِينَ أَجْرَمُوا۟ كَانُوا۟ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ يَضْحَكُونَ
inne-lleẕîne ecramû kânû mine-lleẕîne âmenû yaḍḥakûn.
Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülüyorlardı.
وَإِذَا مَرُّوا۟ بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ
veiẕâ merrû bihim yetegâmezûn.
Mü'minler yanlarından geçtiğinde birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı.
وَإِذَا ٱنقَلَبُوٓا۟ إِلَىٰٓ أَهْلِهِمُ ٱنقَلَبُوا۟ فَكِهِينَ
veiẕe-nḳalebû ilâ ehlihimü-nḳalebû fekihîn.
Ailelerine dönerken zevk ve neşe içinde gülüşe gülüşe dönüyorlardı.
وَإِذَا رَأَوْهُمْ قَالُوٓا۟ إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَضَآلُّونَ
veiẕâ raevhüm ḳâlû inne hâülâi leḍâllûn.
Mü'minleri gördükleri vakit, "Hiç şüphe yok, şunlar sapık kimselerdir" diyorlardı.
وَمَآ أُرْسِلُوا۟ عَلَيْهِمْ حَٰفِظِينَ
vemâ ürsilû `aleyhim ḥâfiżîn.
Halbuki onlar, mü'minlerin başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.
فَٱلْيَوْمَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مِنَ ٱلْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ
felyevme-lleẕîne âmenû mine-lküffâri yaḍḥakûn.
İşte bugün de mü'minler kâfirlere gülerler.
عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ يَنظُرُونَ
`ale-l'erâiki yenżurûn.
Koltuklar üzerinde (etrafı) seyrederler.
هَلْ ثُوِّبَ ٱلْكُفَّارُ مَا كَانُوا۟ يَفْعَلُونَ
hel ŝüvvibe-lküffâru mâ kânû yef`alûn.
Nasıl, kâfirler yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı!?
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِذَا ٱلسَّمَآءُ ٱنشَقَّتْ
iẕe-ssemâü-nşeḳḳat.
Gök yarıldığı ve Rabbine boyun eğdiği zaman -ki ona yaraşan budur-,
وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ
veeẕinet lirabbihâ veḥuḳḳat.
Gök yarıldığı ve Rabbine boyun eğdiği zaman -ki ona yaraşan budur-,
وَإِذَا ٱلْأَرْضُ مُدَّتْ
veiẕe-l'arḍu müddet.
Yer uzatılıp dümdüz edildiği ve içindekileri atıp boşaldığı zaman,
وَأَلْقَتْ مَا فِيهَا وَتَخَلَّتْ
veelḳat mâ fîhâ veteḫallet.
Yer uzatılıp dümdüz edildiği ve içindekileri atıp boşaldığı zaman,
وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ
veeẕinet lirabbihâ veḥuḳḳat.
Rabbini dinlediği zaman -ki ona yaraşan da budur- (insan yaptıklarını karşısında bulur!)
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْإِنسَٰنُ إِنَّكَ كَادِحٌ إِلَىٰ رَبِّكَ كَدْحًۭا فَمُلَٰقِيهِ
yâ eyyühe-l'insânü inneke kâdiḥun ilâ rabbike kedḥan femülâḳîh.
Ey insan! Şüphesiz, sen Rabbine (kavuşuncaya kadar) didinip duracak ve sonunda didinmenin karşılığına kavuşacaksın.
فَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كِتَٰبَهُۥ بِيَمِينِهِۦ
feemmâ men ûtiye kitâbehû biyemînih.
Kime kitabı sağından verilirse,
فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًۭا يَسِيرًۭا
fesevfe yüḥâsebü ḥisâbey yesîrâ.
Hesabı çok kolay bir şekilde görülecek,
وَيَنقَلِبُ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ مَسْرُورًۭا
veyenḳalibü ilâ ehlihî mesrûrâ.
Sevinçli olarak ailesine dönecektir.
وَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كِتَٰبَهُۥ وَرَآءَ ظَهْرِهِۦ
veemmâ men ûtiye kitâbehû verâe żahrih.
Fakat kime kitabı arkasından verilirse,
فَسَوْفَ يَدْعُوا۟ ثُبُورًۭا
fesevfe yed`û ŝübûrâ.
"Helâk!" diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir.
وَيَصْلَىٰ سَعِيرًا
veyaṣlâ se`îrâ.
"Helâk!" diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir.
إِنَّهُۥ كَانَ فِىٓ أَهْلِهِۦ مَسْرُورًا
innehû kâne fî ehlihî mesrûrâ.
Çünkü o, (dünyada iken) ailesi içinde sevinçli idi.
إِنَّهُۥ ظَنَّ أَن لَّن يَحُورَ
innehû żanne el ley yeḥûr.
Çünkü o hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sanırdı.
بَلَىٰٓ إِنَّ رَبَّهُۥ كَانَ بِهِۦ بَصِيرًۭا
belâ. inne rabbehû kâne bihî beṣîrâ.
Hayır! Sandığı gibi değil! Şüphesiz Rabbi onu görüyordu.
فَلَآ أُقْسِمُ بِٱلشَّفَقِ
felâ uḳsimü bişşefeḳ.
Yemin ederim şafağa,
وَٱلَّيْلِ وَمَا وَسَقَ
velleyli vemâ veseḳa.
Geceye ve içinde topladıklarına,
وَٱلْقَمَرِ إِذَا ٱتَّسَقَ
velḳameri iẕe-tteseḳa.
Dolunay halindeki aya ki,
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَن طَبَقٍۢ
leterkebünne ṭabeḳan `an ṭabaḳ.
Şüphesiz siz halden hale geçeceksiniz.
فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
femâ lehüm lâ yü'minûn.
Böyleyken onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?
وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ ٱلْقُرْءَانُ لَا يَسْجُدُونَ ۩
veiẕâ ḳurie `aleyhimü-lḳur'ânü lâ yescüdûn.
Onlara Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar.
بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ يُكَذِّبُونَ
beli-lleẕîne keferû yükeẕẕibûn.
Daha doğrusu, inkar edenler (Kur'an'ı) yalanlıyorlar.
وَٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ
vellâhü a`lemü bimâ yû`ûn.
Halbuki Allah, içlerinde ne sakladıklarını çok iyi bilir.
فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
febeşşirhüm bi`aẕâbin elîm.
Öyle ise sen onlara elem dolu bir azabı müjdele!
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۭ
ille-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti lehüm ecrun gayru memnûn.
Ancak iman edip de sâlih ameller işleyenler başka. Onlar için, bitmez tükenmez bir mükafat vardır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْبُرُوجِ
vessemâi ẕâti-lbürûc.
Burçlarla dolu göğe andolsun,
وَٱلْيَوْمِ ٱلْمَوْعُودِ
velyevmi-lmev`ûd.
Va'dedilmiş güne (kıyamete) andolsun,
وَشَاهِدٍۢ وَمَشْهُودٍۢ
veşâhidiv vemeşhûd.
Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.
قُتِلَ أَصْحَٰبُ ٱلْأُخْدُودِ
ḳutile aṣḥâbü-l'uḫdûd.
Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.
ٱلنَّارِ ذَاتِ ٱلْوَقُودِ
ennâri ẕâti-lveḳûd.
Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.
إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌۭ
iẕ hüm `aleyhâ ḳu`ûd.
O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.
وَهُمْ عَلَىٰ مَا يَفْعَلُونَ بِٱلْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌۭ
vehüm `alâ mâ yef`alûne bilmü'minîne şühûd.
O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.
وَمَا نَقَمُوا۟ مِنْهُمْ إِلَّآ أَن يُؤْمِنُوا۟ بِٱللَّهِ ٱلْعَزِيزِ ٱلْحَمِيدِ
vemâ neḳamû minhüm illâ ey yü'minû billâhi-l`azîzi-lḥamîd.
Onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah her şeye şahittir.
ٱلَّذِى لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۚ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍۢ شَهِيدٌ
elleẕî lehû mülkü-ssemâvâti vel'arḍ. vellâhü `alâ külli şey'in şehîd.
Onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah her şeye şahittir.
إِنَّ ٱلَّذِينَ فَتَنُوا۟ ٱلْمُؤْمِنِينَ وَٱلْمُؤْمِنَٰتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا۟ فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ ٱلْحَرِيقِ
inne-lleẕîne fetenü-lmü'minîne velmü'minâti ŝümme lem yetûbû felehüm `aẕâbü cehenneme velehüm `aẕâbü-lḥarîḳ.
Şüphesiz mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır.
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَهُمْ جَنَّٰتٌۭ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ ۚ ذَٰلِكَ ٱلْفَوْزُ ٱلْكَبِيرُ
inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti lehüm cennâtün tecrî min taḥtihe-l'enhâr. ẕâlike-lfevzü-lkebîr.
İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlara içinden ırmaklar akan, cennetler vardır. İşte bu büyük başarıdır.
إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ
inne baṭşe rabbike leşedîd.
Şüphesiz, Rabbinin yakalaması çok çetindir.
إِنَّهُۥ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ
innehû hüve yübdiü veyü`îd.
Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrarlar.
وَهُوَ ٱلْغَفُورُ ٱلْوَدُودُ
vehüve-lgafûru-lvedûd.
O, çok bağışlayandır, çok sevendir.
ذُو ٱلْعَرْشِ ٱلْمَجِيدُ
ẕü-l`arşi-lmecîd.
Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır.
فَعَّالٌۭ لِّمَا يُرِيدُ
fa``âlül limâ yürîd.
Dilediğini mutlaka yapandır.
هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ٱلْجُنُودِ
hel etâke ḥadîŝü-lcünûd.
Orduların, Firavun ve Semûd'un haberi sana geldi mi?
فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ
fir`avne veŝemûd.
Orduların, Firavun ve Semûd'un haberi sana geldi mi?
بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ فِى تَكْذِيبٍۢ
beli-lleẕîne keferû fî tekẕîb.
Hayır, inkar edenler, hâlâ yalanlamaktadırlar.
وَٱللَّهُ مِن وَرَآئِهِم مُّحِيطٌۢ
vellâhü miv verâihim müḥîṭ.
Oysa Allah, onları arkalarından kuşatmıştır.
بَلْ هُوَ قُرْءَانٌۭ مَّجِيدٌۭ
bel hüve ḳur'ânüm mecîd.
Hayır o (yalanlamakta oldukları kitap) şanı yüce bir Kur'an'dır.
فِى لَوْحٍۢ مَّحْفُوظٍۭ
fî levḥim maḥfûż.
O korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz'da)dır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلسَّمَآءِ وَٱلطَّارِقِ
vessemâi veṭṭâriḳ.
Göğe ve târıka andolsun.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا ٱلطَّارِقُ
vemâ edrâke me-ṭṭâriḳ.
Târıkın ne olduğunu sen ne bileceksin?
ٱلنَّجْمُ ٱلثَّاقِبُ
ennecmü-ŝŝâḳib.
O, (ışığıyla karanlığı) delen yıldızdır.
إِن كُلُّ نَفْسٍۢ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌۭ
in küllü nefsil lemmâ `aleyhâ ḥâfiż.
Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde koruyucu bulunmasın.
فَلْيَنظُرِ ٱلْإِنسَٰنُ مِمَّ خُلِقَ
felyenżuri-l'insânü mimme ḫuliḳ.
Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.
خُلِقَ مِن مَّآءٍۢ دَافِقٍۢ
ḫuliḳa mim mâin dâfiḳ.
Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı.
يَخْرُجُ مِنۢ بَيْنِ ٱلصُّلْبِ وَٱلتَّرَآئِبِ
yaḫrucü mim beyni-ṣṣulbi vetterâib.
Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.
إِنَّهُۥ عَلَىٰ رَجْعِهِۦ لَقَادِرٌۭ
innehû `alâ rac`ihî leḳâdir.
Şüphesiz Allah'ın onu, öldükten sonra tekrar diriltmeye de gücü yeter.
يَوْمَ تُبْلَى ٱلسَّرَآئِرُ
yevme tüble-sserâir.
Bütün sırların yoklanacağı günü hatırla!
فَمَا لَهُۥ مِن قُوَّةٍۢ وَلَا نَاصِرٍۢ
femâ lehû min ḳuvvetiv velâ nâṣir.
(O gün) artık insan için ne bir kuvvet vardır, ne de bir yardımcı.
وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلرَّجْعِ
vessemâi ẕâti-rrac`.
Yağmurlu göğe andolsun,
وَٱلْأَرْضِ ذَاتِ ٱلصَّدْعِ
vel'arḍi ẕâti-ṣṣad`.
Yarık yarık çatlamış yere andolsun.
إِنَّهُۥ لَقَوْلٌۭ فَصْلٌۭ
innehû leḳavlün faṣl.
Şüphesiz o Kur'an, hak ile bâtılı ayırd eden bir sözdür.
وَمَا هُوَ بِٱلْهَزْلِ
vemâ hüve bilhezl.
O, boş bir söz değildir.
إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًۭا
innehüm yekîdûne keydâ.
Şüphesiz onlar bir tuzak kurarlar,
وَأَكِيدُ كَيْدًۭا
veekîdü keydâ.
Ben de bir tuzak kurarım.
فَمَهِّلِ ٱلْكَٰفِرِينَ أَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًۢا
femehhili-lkâfirîne emhilhüm ruveydâ.
Artık sen inkârcılara mühlet ver; onlara biraz zaman tanı!
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ سَبِّحِ ٱسْمَ رَبِّكَ ٱلْأَعْلَى
sebbiḥi-sme rabbike-l'a`lâ.
Yüce Rabbinin adını tespih et.
ٱلَّذِى خَلَقَ فَسَوَّىٰ
elleẕî ḫaleḳa fesevvâ.
O, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır.
وَٱلَّذِى قَدَّرَ فَهَدَىٰ
velleẕî ḳaddera fehedâ.
O, (her şeyi) ölçüyle yapıp yönlendirendir.
وَٱلَّذِىٓ أَخْرَجَ ٱلْمَرْعَىٰ
velleẕî aḫrace-lmer`â.
O, yeşil bitki örtüsünü çıkaran, sonra da onları çürüyüp kararmış çerçöpe çevirendir.
فَجَعَلَهُۥ غُثَآءً أَحْوَىٰ
fece`alehû guŝâen aḥvâ.
O, yeşil bitki örtüsünü çıkaran, sonra da onları çürüyüp kararmış çörçöpe çevirendir.
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنسَىٰٓ
senuḳriüke felâ tensâ.
Sana Kur'an'ı okutacağız ve sen onu unutmayacaksın.
إِلَّا مَا شَآءَ ٱللَّهُ ۚ إِنَّهُۥ يَعْلَمُ ٱلْجَهْرَ وَمَا يَخْفَىٰ
illâ mâ şâe-llâh. innehû ya`lemü-lcehra vemâ yaḫfâ.
Ancak Allah'ın dilediği başka. Şüphesiz O, açık olanı da bilir, gizliyi de.
وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَىٰ
venüyessiruke lilyüsrâ.
Biz seni en kolay olana kolayca ileteceğiz.
فَذَكِّرْ إِن نَّفَعَتِ ٱلذِّكْرَىٰ
feẕekkir in nefe`ati-ẕẕikrâ.
O halde, eğer öğüt fayda verirse, öğüt ver.
سَيَذَّكَّرُ مَن يَخْشَىٰ
seyeẕẕekkeru mey yaḫşâ.
Allah'a karşı derin saygı duyarak ondan korkan öğüt alacaktır.
وَيَتَجَنَّبُهَا ٱلْأَشْقَى
veyetecennebühe-l'eşḳâ.
En büyük ateşe girecek olan en bedbaht kimse (kâfir) ise, öğüt almaktan kaçınır.
ٱلَّذِى يَصْلَى ٱلنَّارَ ٱلْكُبْرَىٰ
elleẕî yaṣle-nnâra-lkübrâ.
En büyük ateşe girecek olan en bedbaht kimse (kâfir) ise, öğüt almaktan kaçınır.
ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ
ŝümme lâ yemûtü fîhâ velâ yaḥyâ.
Sonra orada ne ölür (kurtulur), ne de (rahat bir hayat) yaşar.
قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّىٰ
ḳad efleḥa men tezekkâ.
Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.
وَذَكَرَ ٱسْمَ رَبِّهِۦ فَصَلَّىٰ
veẕekera-sme rabbihî feṣallâ.
Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.
بَلْ تُؤْثِرُونَ ٱلْحَيَوٰةَ ٱلدُّنْيَا
bel tü'ŝirûne-lḥayâte-ddünyâ.
Fakat sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
وَٱلْءَاخِرَةُ خَيْرٌۭ وَأَبْقَىٰٓ
vel'âḫiratü ḫayruv veebḳâ.
Oysa âhiret, daha hayırlı ve süreklidir.
إِنَّ هَٰذَا لَفِى ٱلصُّحُفِ ٱلْأُولَىٰ
inne hâẕâ lefi-ṣṣuḥufi-l'ûlâ.
Şüphesiz bu hükümler ilk sayfalarda, İbrahim ve Mûsâ'nın sayfalarında da vardır.
صُحُفِ إِبْرَٰهِيمَ وَمُوسَىٰ
ṣuḥufi ibrâhîme vemûsâ.
Şüphesiz bu hükümler ilk sayfalarda, İbrahim ve Mûsâ'nın sayfalarında da vardır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ٱلْغَٰشِيَةِ
hel etâke ḥadîŝü-lgâşiyeh.
Dehşeti her şeyi kaplayan felaketin haberi sana geldi mi?
وُجُوهٌۭ يَوْمَئِذٍ خَٰشِعَةٌ
vucûhüy yevmeiẕin ḫâşi`ah.
O gün birtakım yüzler vardır ki zillete bürünmüşlerdir.
عَامِلَةٌۭ نَّاصِبَةٌۭ
`âmiletün nâṣibeh.
Çalışmış, (boşa) yorulmuşlardır.
تَصْلَىٰ نَارًا حَامِيَةًۭ
taṣlâ nâran ḥâmiyeh.
Kızgın ateşe girerler.
تُسْقَىٰ مِنْ عَيْنٍ ءَانِيَةٍۢ
tüsḳâ min `aynin âniyeh.
Son derece kızgın bir kaynaktan içirilirler.
لَّيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِن ضَرِيعٍۢ
leyse lehüm ṭa`âmün illâ min ḍarî`.
Onlara, acı ve kötü kokulu bir dikenli bitkiden başka yiyecek yoktur.
لَّا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِى مِن جُوعٍۢ
lâ yüsminü velâ yugnî min cû`.
O, ne besler ne de açlıktan kurtarır.
وُجُوهٌۭ يَوْمَئِذٍۢ نَّاعِمَةٌۭ
vucûhüy yevmeiẕin nâ`imeh.
O gün birtakım yüzler vardır ki, nimet içinde mutludurlar.
لِّسَعْيِهَا رَاضِيَةٌۭ
lisa`yihâ râḍiyeh.
Yaptıklarından dolayı hoşnutturlar.
فِى جَنَّةٍ عَالِيَةٍۢ
fî cennetin `âliyeh.
Yüksek bir cennettedirler.
لَّا تَسْمَعُ فِيهَا لَٰغِيَةًۭ
lâ tesme`u fîhâ lâgiyeh.
Orada hiçbir boş söz işitmezler.
فِيهَا عَيْنٌۭ جَارِيَةٌۭ
fîhâ `aynün câriyeh.
Orada akan bir kaynak vardır.
فِيهَا سُرُرٌۭ مَّرْفُوعَةٌۭ
fîhâ sürurum merfû`ah.
Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
وَأَكْوَابٌۭ مَّوْضُوعَةٌۭ
veekvâbüm mevḍû`ah.
Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌۭ
venemâriḳu maṣfûfeh.
Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
وَزَرَابِىُّ مَبْثُوثَةٌ
vezerâbiyyü mebŝûŝeh.
Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
أَفَلَا يَنظُرُونَ إِلَى ٱلْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ
efelâ yenżurûne ile-l'ibili keyfe ḫuliḳat.
Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!
وَإِلَى ٱلسَّمَآءِ كَيْفَ رُفِعَتْ
veile-ssemâi keyfe rufi`at.
Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir!
وَإِلَى ٱلْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ
veile-lcibâli keyfe nüṣibet.
Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir!
وَإِلَى ٱلْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
veile-l'arḍi keyfe süṭiḥat.
Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!
فَذَكِّرْ إِنَّمَآ أَنتَ مُذَكِّرٌۭ
feẕekkir innemâ ente müẕekkir.
Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin.
لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ
leste `aleyhim bimüṣayṭir.
Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.
إِلَّا مَن تَوَلَّىٰ وَكَفَرَ
illâ men tevellâ vekefera.
Ancak, kim yüz çevirir, inkâr ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.
فَيُعَذِّبُهُ ٱللَّهُ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَكْبَرَ
feyü`aẕẕibühü-llâhü-l`aẕâbe-l'ekber.
Ancak, kim yüz çevirir, inkâr ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.
إِنَّ إِلَيْنَآ إِيَابَهُمْ
inne ileynâ iyâbehüm.
Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir.
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُم
ŝümme inne `aleynâ ḥisâbehüm.
Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلْفَجْرِ
velfecr.
Tan yerinin ağarmasına andolsun,
وَلَيَالٍ عَشْرٍۢ
veleyâlin `aşr.
On geceye andolsun,
وَٱلشَّفْعِ وَٱلْوَتْرِ
veşşef`i velvetr.
Çifte ve teke andolsun,
وَٱلَّيْلِ إِذَا يَسْرِ
velleyli iẕâ yesr.
Geçip giden geceye andolsun (ki, müşrikler azaba uğrayacaklardır).
هَلْ فِى ذَٰلِكَ قَسَمٌۭ لِّذِى حِجْرٍ
hel fî ẕâlike ḳasemül liẕî ḥicr.
Şüphesiz bunlarda, akıl sahibi bir kimse için üzerine yemin edilmeye değer bir özellik vardır.
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ
elem tera keyfe fe`ale rabbüke bi`âd.
(Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semûd'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?
إِرَمَ ذَاتِ ٱلْعِمَادِ
irame ẕâti-l`imâd.
(Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semûd'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?
ٱلَّتِى لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِى ٱلْبِلَٰدِ
elletî lem yuḫlaḳ miŝlühâ fi-lbilâd.
(Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semûd'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?
وَثَمُودَ ٱلَّذِينَ جَابُوا۟ ٱلصَّخْرَ بِٱلْوَادِ
veŝemûde-lleẕîne câbu-ṣṣaḫra bilvâd.
(Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semûd'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?
وَفِرْعَوْنَ ذِى ٱلْأَوْتَادِ
vefir`avne ẕi-l'evtâd.
(Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semûd'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?
ٱلَّذِينَ طَغَوْا۟ فِى ٱلْبِلَٰدِ
elleẕîne ṭagav fi-lbilâd.
Bunlar şehirlerde azgınlık eden ve oralarda pek çok bozgunculuk çıkaran kimselerdi.
فَأَكْثَرُوا۟ فِيهَا ٱلْفَسَادَ
feekŝerû fîhe-lfesâd.
Bunlar şehirlerde azgınlık eden ve oralarda pek çok bozgunculuk çıkaran kimselerdi.
فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ
feṣabbe `aleyhim rabbüke sevṭa `aẕâb.
Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.
إِنَّ رَبَّكَ لَبِٱلْمِرْصَادِ
inne rabbeke lebilmirṣâd.
Şüphesiz Rabbin, gözetlemededir.
فَأَمَّا ٱلْإِنسَٰنُ إِذَا مَا ٱبْتَلَىٰهُ رَبُّهُۥ فَأَكْرَمَهُۥ وَنَعَّمَهُۥ فَيَقُولُ رَبِّىٓ أَكْرَمَنِ
feemme-l'insânü iẕâ me-btelâhü rabbühû feekramehû vene``amehû feyeḳûlü rabbî ekramen.
İnsan ise; Rabbi onu deneyip de kendisine ikramda bulunduğunda, ona bol bol nimetler verdiğinde, "Rabbim bana ikram etti" der.
وَأَمَّآ إِذَا مَا ٱبْتَلَىٰهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُۥ فَيَقُولُ رَبِّىٓ أَهَٰنَنِ
veemmâ iẕâ me-btelâhü feḳadera `aleyhi rizḳahû feyeḳûlü rabbî ehânen.
Ama onu deneyip rızkını daraltınca da, "Rabbim beni aşağıladı" der.
كَلَّا ۖ بَل لَّا تُكْرِمُونَ ٱلْيَتِيمَ
kellâ bel lâ tükrimûne-lyetîm.
Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz.
وَلَا تَحَٰٓضُّونَ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ
velâ teḥâḍḍûne `alâ ṭa`âmi-lmiskîn.
Yoksulu yedirmek konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.
وَتَأْكُلُونَ ٱلتُّرَاثَ أَكْلًۭا لَّمًّۭا
vete'külûne-ttürâŝe eklel lemmâ.
Haram helâl demeden mirası alabildiğine yiyorsunuz.
وَتُحِبُّونَ ٱلْمَالَ حُبًّۭا جَمًّۭا
vetüḥibbûne-lmâle ḥubben cemmâ.
Malı da pek çok seviyorsunuz.
كَلَّآ إِذَا دُكَّتِ ٱلْأَرْضُ دَكًّۭا دَكًّۭا
kellâ iẕâ dükketi-l'arḍu dekken dekkâ.
Hayır, yeryüzü (kıyamet sarsıntısıyla) parça parça olup dağıldığı zaman,
وَجَآءَ رَبُّكَ وَٱلْمَلَكُ صَفًّۭا صَفًّۭا
vecâe rabbüke velmelekü ṣaffen ṣaffâ.
Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan (yaptıklarını birer birer) hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak!?
وَجِا۟ىٓءَ يَوْمَئِذٍۭ بِجَهَنَّمَ ۚ يَوْمَئِذٍۢ يَتَذَكَّرُ ٱلْإِنسَٰنُ وَأَنَّىٰ لَهُ ٱلذِّكْرَىٰ
vecîe yevmeiẕim bicehenneme yevmeiẕiy yeteẕekkeru-l'insânü veennâ lehü-ẕẕikrâ.
Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan (yaptıklarını birer birer) hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak!?
يَقُولُ يَٰلَيْتَنِى قَدَّمْتُ لِحَيَاتِى
yeḳûlü yâ leytenî ḳaddemtü liḥayâtî.
"Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaydım" der.
فَيَوْمَئِذٍۢ لَّا يُعَذِّبُ عَذَابَهُۥٓ أَحَدٌۭ
feyevmeiẕil lâ yü`aẕẕibü `aẕâbehû eḥad.
Artık o gün, Allah'ın edeceği azabı kimse edemez.
وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُۥٓ أَحَدٌۭ
velâ yûŝiḳu veŝâḳahû eḥad.
Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.
يَٰٓأَيَّتُهَا ٱلنَّفْسُ ٱلْمُطْمَئِنَّةُ
yâ eyyetühe-nnefsü-lmuṭmeinneh.
(Allah şöyle der:) "Ey huzur içinde olan nefis!"
ٱرْجِعِىٓ إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةًۭ مَّرْضِيَّةًۭ
irci`î ilâ rabbiki râḍiyetem merḍiyyeh.
"Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!"
فَٱدْخُلِى فِى عِبَٰدِى
fedḫulî fî `ibâdî.
"(İyi) kullarımın arasına gir."
وَٱدْخُلِى جَنَّتِى
vedḫulî cennetî.
"Cennetime gir."
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ لَآ أُقْسِمُ بِهَٰذَا ٱلْبَلَدِ
lâ uḳsimü bihâẕe-lbeled.
Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
وَأَنتَ حِلٌّۢ بِهَٰذَا ٱلْبَلَدِ
veente ḥillüm bihâẕe-lbeled.
Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
وَوَالِدٍۢ وَمَا وَلَدَ
vevâlidiv vemâ veled.
Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
لَقَدْ خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ فِى كَبَدٍ
leḳad ḫalaḳne-l'insâne fî kebed.
Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
أَيَحْسَبُ أَن لَّن يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌۭ
eyaḥsebü el ley yaḳdira `aleyhi eḥad.
İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?
يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالًۭا لُّبَدًا
yeḳûlü ehlektü mâlel lübedâ.
"Yığınla mal harcadım" diyor.
أَيَحْسَبُ أَن لَّمْ يَرَهُۥٓ أَحَدٌ
eyaḥsebü el lem yerahû eḥad.
Kendisini kimsenin görmediğini mi sanıyor?
أَلَمْ نَجْعَل لَّهُۥ عَيْنَيْنِ
elem nec`al lehû `ayneyn.
Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?
وَلِسَانًۭا وَشَفَتَيْنِ
velisânev veşefeteyn.
Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?
وَهَدَيْنَٰهُ ٱلنَّجْدَيْنِ
vehedeynâhü-nnecdeyn.
Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?
فَلَا ٱقْتَحَمَ ٱلْعَقَبَةَ
fele-ḳteḥame-l`aḳabeh.
Fakat o, sarp yokuşa atılmadı.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا ٱلْعَقَبَةُ
vemâ edrâke me-l`aḳabeh.
Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin?
فَكُّ رَقَبَةٍ
fekkü raḳabeh.
O tutsak bir boynu çözmek(köle azat etmek) tir.
أَوْ إِطْعَٰمٌۭ فِى يَوْمٍۢ ذِى مَسْغَبَةٍۢ
ev iṭ`âmün fî yevmin ẕî mesgabeh.
Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
يَتِيمًۭا ذَا مَقْرَبَةٍ
yetîmen ẕâ maḳrabeh.
Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
أَوْ مِسْكِينًۭا ذَا مَتْرَبَةٍۢ
ev miskînen ẕâ metrabeh.
Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
ثُمَّ كَانَ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَوَاصَوْا۟ بِٱلصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا۟ بِٱلْمَرْحَمَةِ
ŝümme kâne mine-lleẕîne âmenû vetevâṣav biṣṣabri vetevâṣav bilmerḥameh.
Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar Ahiret mutluluğuna erenlerdir.
أُو۟لَٰٓئِكَ أَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ
ülâike aṣḥâbü-lmeymeneh.
Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar Ahiret mutluluğuna erenlerdir.
وَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا هُمْ أَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ
velleẕîne keferû biâyâtinâ hüm aṣḥâbü-lmeş'emeh.
Âyetlerimizi inkar edenler ise; kötülüğe batmış kimselerdir.
عَلَيْهِمْ نَارٌۭ مُّؤْصَدَةٌۢ
`aleyhim nârum mü'ṣadeh.
Üzerlerinde etrafı sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلشَّمْسِ وَضُحَىٰهَا
veşşemsi veḍuḥâhâ.
Güneşe ve onun aydınlığına andolsun,
وَٱلْقَمَرِ إِذَا تَلَىٰهَا
velḳameri iẕâ telâhâ.
Onu izlediğinde Ay'a andolsun,
وَٱلنَّهَارِ إِذَا جَلَّىٰهَا
vennehâri iẕâ cellâhâ.
Onu ortaya çıkardığında gündüze andolsun,
وَٱلَّيْلِ إِذَا يَغْشَىٰهَا
velleyli iẕâ yagşâhâ.
Onu bürüdüğünde geceye andolsun,
وَٱلسَّمَآءِ وَمَا بَنَىٰهَا
vessemâi vemâ benâhâ.
Göğe ve onu bina edene andolsun,
وَٱلْأَرْضِ وَمَا طَحَىٰهَا
vel'arḍi vemâ ṭaḥâhâ.
Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun,
وَنَفْسٍۢ وَمَا سَوَّىٰهَا
venefsiv vemâ sevvâhâ.
Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَىٰهَا
feelhemehâ fücûrahâ vetaḳvâhâ.
Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّىٰهَا
ḳad efleḥa men zekkâhâ.
Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّىٰهَا
veḳad ḫâbe men dessâhâ.
Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَىٰهَآ
keẕẕebet ŝemûdü biṭagvâhâ.
Semûd kavmi, azgınlığı sebebiyle yalanladı.
إِذِ ٱنۢبَعَثَ أَشْقَىٰهَا
iẕi-mbe`aŝe eşḳâhâ.
Hani onların en bedbaht olanı (fesat çıkarmak için) ileri atılmıştı.
فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ ٱللَّهِ نَاقَةَ ٱللَّهِ وَسُقْيَٰهَا
feḳâle lehüm rasûlü-llâhi nâḳate-llâhi vesuḳyâhâ.
Allah'ın Resülü de onlara şöyle demişti: "Allah'ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun."
فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُم بِذَنۢبِهِمْ فَسَوَّىٰهَا
fekeẕẕebûhü fe`aḳarûhâ. fedemdeme `aleyhim rabbühüm biẕembihim fesevvâhâ.
Fakat onlar, onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onları helak etti ve kendilerini yerle bir etti.
وَلَا يَخَافُ عُقْبَٰهَا
velâ yeḫâfü `uḳbâhâ.
Allah, bunun sonucundan çekinmez de!
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلَّيْلِ إِذَا يَغْشَىٰ
velleyli iẕâ yagşâ.
(Ortalığı) bürüdüğü zaman geceye andolsun,
وَٱلنَّهَارِ إِذَا تَجَلَّىٰ
vennehâri iẕâ tecellâ.
Açılıp aydınlandığı zaman gündüze andolsun,
وَمَا خَلَقَ ٱلذَّكَرَ وَٱلْأُنثَىٰٓ
vemâ ḫaleḳa-ẕẕekera vel'ünŝâ.
Erkeği ve dişiyi yaratana andolsun ki,
إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّىٰ
inne sa`yeküm leşettâ.
Şüphesiz sizin çabalarınız elbette çeşit çeşittir.
فَأَمَّا مَنْ أَعْطَىٰ وَٱتَّقَىٰ
feemmâ men a`ṭâ vetteḳâ.
Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah'a karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz.
وَصَدَّقَ بِٱلْحُسْنَىٰ
veṣaddeḳa bilḥusnâ.
Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah'a karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz.
فَسَنُيَسِّرُهُۥ لِلْيُسْرَىٰ
fesenüyessiruhû lilyüsrâ.
Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah'a karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz.
وَأَمَّا مَنۢ بَخِلَ وَٱسْتَغْنَىٰ
veemmâ mem beḫile vestagnâ.
Fakat, kim cimrilik eder, kendini Allah'a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.
وَكَذَّبَ بِٱلْحُسْنَىٰ
vekeẕẕebe bilḥusnâ.
Fakat, kim cimrilik eder, kendini Allah'a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.
فَسَنُيَسِّرُهُۥ لِلْعُسْرَىٰ
fesenüyessiruhû lil`usrâ.
Fakat, kim cimrilik eder, kendini Allah'a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.
وَمَا يُغْنِى عَنْهُ مَالُهُۥٓ إِذَا تَرَدَّىٰٓ
vemâ yugnî `anhü mâlühû iẕâ teraddâ.
Cehenneme yuvarlandığı zaman, malı ona fayda vermez.
إِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدَىٰ
inne `aleynâ lelhüdâ.
Şüphesiz bize düşen sadece doğru yolu göstermektir.
وَإِنَّ لَنَا لَلْءَاخِرَةَ وَٱلْأُولَىٰ
veinne lenâ lel'âḫirate vel'ûlâ.
Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.
فَأَنذَرْتُكُمْ نَارًۭا تَلَظَّىٰ
feenẕertüküm nâran teleżżâ.
Sizi alevler saçan ateşe karşı uyardım.
لَا يَصْلَىٰهَآ إِلَّا ٱلْأَشْقَى
lâ yaṣlâhâ ille-l'eşḳâ.
O ateşe, ancak yalanlayıp yüz çeviren en bedbaht kimse girer.
ٱلَّذِى كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ
elleẕî keẕẕebe vetevellâ.
O ateşe, ancak yalanlayıp yüz çeviren en bedbaht kimse girer.
وَسَيُجَنَّبُهَا ٱلْأَتْقَى
veseyücennebühe-l'etḳâ.
Temizlenmek için malını hayra veren en muttekî (Allah'a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutulacaktır.
ٱلَّذِى يُؤْتِى مَالَهُۥ يَتَزَكَّىٰ
elleẕî yü'tî mâlehû yetezekkâ.
Temizlenmek için malını hayra veren en muttekî (Allah'a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutulacaktır.
وَمَا لِأَحَدٍ عِندَهُۥ مِن نِّعْمَةٍۢ تُجْزَىٰٓ
vemâ lieḥadin `indehû min ni`metin tüczâ.
O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz.(Yaptığı iyiliği) Ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar).
إِلَّا ٱبْتِغَآءَ وَجْهِ رَبِّهِ ٱلْأَعْلَىٰ
ille-btigâe vechi rabbihi-l'a`lâ.
O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz.(Yaptığı iyiliği) Ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar).
وَلَسَوْفَ يَرْضَىٰ
velesevfe yerḍâ.
Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلضُّحَىٰ
veḍḍuḥâ.
Kuşluk vaktine andolsun,
وَٱلَّيْلِ إِذَا سَجَىٰ
velleyli iẕâ secâ.
Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,
مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَىٰ
mâ vedde`ake rabbüke vemâ ḳalâ.
Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.
وَلَلْءَاخِرَةُ خَيْرٌۭ لَّكَ مِنَ ٱلْأُولَىٰ
velel'âḫiratü ḫayrul leke mine-l'ûlâ.
Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.
وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَىٰٓ
velesevfe yü`ṭîke rabbüke feterḍâ.
Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.
أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًۭا فَـَٔاوَىٰ
elem yecidke yetîmen feâvâ.
Seni yetim bulup da barındırmadı mı?
وَوَجَدَكَ ضَآلًّۭا فَهَدَىٰ
vevecedeke ḍâllen fehedâ.
Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?
وَوَجَدَكَ عَآئِلًۭا فَأَغْنَىٰ
vevecedeke `âilen feagnâ.
Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?
فَأَمَّا ٱلْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ
feemme-lyetîme felâ taḳher.
Öyleyse sakın yetimi ezme!
وَأَمَّا ٱلسَّآئِلَ فَلَا تَنْهَرْ
veemme-ssâile felâ tenher.
Sakın isteyeni azarlama!
وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ
veemmâ bini`meti rabbike feḥaddiŝ.
Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
elem neşraḥ leke ṣadrak.
(Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ
veveḍa`nâ `anke vizrak.
Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?
ٱلَّذِىٓ أَنقَضَ ظَهْرَكَ
elleẕî enḳaḍa żahrak.
Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?
وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ
verafa`nâ leke ẕikrak.
Senin şânını yükseltmedik mi?
فَإِنَّ مَعَ ٱلْعُسْرِ يُسْرًا
feinne me`a-l`usri yüsrâ.
Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
إِنَّ مَعَ ٱلْعُسْرِ يُسْرًۭا
inne me`a-l`usri yüsrâ.
Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
فَإِذَا فَرَغْتَ فَٱنصَبْ
feiẕâ feragte fenṣab.
Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.
وَإِلَىٰ رَبِّكَ فَٱرْغَب
veilâ rabbike fergab.
Ancak Rabbine yönel ve yalvar.
بِّسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلتِّينِ وَٱلزَّيْتُونِ
vettîni vezzeytûn.
Tîn'e ve zeytûn'a andolsun.
وَطُورِ سِينِينَ
veṭûri sînîn.
Sinâ Dağına andolsun,
وَهَٰذَا ٱلْبَلَدِ ٱلْأَمِينِ
vehâẕe-lbeledi-l'emîn.
Bu güvenli şehre (Mekke'ye) andolsun ki,
لَقَدْ خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ فِىٓ أَحْسَنِ تَقْوِيمٍۢ
leḳad ḫalaḳne-l'insâne fî aḥseni taḳvîm.
Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.
ثُمَّ رَدَدْنَٰهُ أَسْفَلَ سَٰفِلِينَ
ŝümme radednâhü esfele sâfilîn.
Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۢ
ille-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti felehüm ecrun gayru memnûn.
Ancak, iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükafat vardır.
فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِٱلدِّينِ
femâ yükeẕẕibüke ba`dü biddîn.
(Ey insan!) Böyle iken, hangi şey sana hesap ve cezayı yalanlatıyor?
أَلَيْسَ ٱللَّهُ بِأَحْكَمِ ٱلْحَٰكِمِينَ
eleyse-llâhü biaḥkemi-lḥâkimîn.
Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ٱقْرَأْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلَّذِى خَلَقَ
iḳra' bismi rabbike-lleẕî ḫaleḳ.
Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak" dan yarattı.
خَلَقَ ٱلْإِنسَٰنَ مِنْ عَلَقٍ
ḫaleḳa-l'insâne min `alaḳ.
Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak" dan yarattı.
ٱقْرَأْ وَرَبُّكَ ٱلْأَكْرَمُ
iḳra' verabbüke-l'ekram.
Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.
ٱلَّذِى عَلَّمَ بِٱلْقَلَمِ
elleẕî `alleme bilḳalem.
O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.
عَلَّمَ ٱلْإِنسَٰنَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
`alleme-l'insâne mâ lem ya`lem.
O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.
كَلَّآ إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ لَيَطْغَىٰٓ
kellâ inne-l'insâne leyaṭgâ.
Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.
أَن رَّءَاهُ ٱسْتَغْنَىٰٓ
er raâhü-stagnâ.
Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.
إِنَّ إِلَىٰ رَبِّكَ ٱلرُّجْعَىٰٓ
inne ilâ rabbike-rruc`â.
Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.
أَرَءَيْتَ ٱلَّذِى يَنْهَىٰ
era'eyte-lleẕî yenhâ.
Sen, namaz kıldığında kulu (bundan) engelleyeni gördün mü?
عَبْدًا إِذَا صَلَّىٰٓ
`abden iẕâ ṣallâ.
Sen, namaz kıldığında kulu (bundan) engelleyeni gördün mü?
أَرَءَيْتَ إِن كَانَ عَلَى ٱلْهُدَىٰٓ
era'eyte in kâne `ale-lhüdâ.
Ne dersin, ya o (engellenen kul) hidâyet üzere ise; ya da takvayı (Allah'a karşı gelmekten sakınmayı) emrediyorsa!?
أَوْ أَمَرَ بِٱلتَّقْوَىٰٓ
ev emera bittaḳvâ.
Ne dersin, ya o (engellenen kul) hidâyet üzere ise; ya da takvayı (Allah'a karşı gelmekten sakınmayı) emrediyorsa!?
أَرَءَيْتَ إِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰٓ
era'eyte in keẕẕebe vetevellâ.
Ne dersin engelleyen, Peygamberi yalanlamış ve yüz çevirmişse!?
أَلَمْ يَعْلَم بِأَنَّ ٱللَّهَ يَرَىٰ
elem ya`lem bienne-llâhe yerâ.
O Allah'ın, her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?
كَلَّا لَئِن لَّمْ يَنتَهِ لَنَسْفَعًۢا بِٱلنَّاصِيَةِ
kellâ leil lem yentehi lenesfe`am binnâṣiyeh.
Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız.
نَاصِيَةٍۢ كَٰذِبَةٍ خَاطِئَةٍۢ
nâṣiyetin kâẕibetin ḫâṭieh.
Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız.
فَلْيَدْعُ نَادِيَهُۥ
felyed`u nâdiyeh.
Haydi, taraftarlarını çağırsın.
سَنَدْعُ ٱلزَّبَانِيَةَ
sened`u-zzebâniyeh.
Biz de zebânileri çağıracağız.
كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَٱسْجُدْ وَٱقْتَرِب ۩
kellâ. lâ tüṭi`hü vescüd vaḳterib.
Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş.
بِّسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِنَّآ أَنزَلْنَٰهُ فِى لَيْلَةِ ٱلْقَدْرِ
innâ enzelnâhü fî leyleti-lḳadr.
Şüphesiz, biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا لَيْلَةُ ٱلْقَدْرِ
vemâ edrâke mâ leyletü-lḳadr.
Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!
لَيْلَةُ ٱلْقَدْرِ خَيْرٌۭ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍۢ
leyletü-lḳadri ḫayrum min elfi şehr.
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
تَنَزَّلُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍۢ
tenezzelü-lmelâiketü verrûḥu fîhâ biiẕni rabbihim. min külli emr.
Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner.
سَلَٰمٌ هِىَ حَتَّىٰ مَطْلَعِ ٱلْفَجْرِ
selâmün. hiye ḥattâ maṭle`i-lfecr.
O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ لَمْ يَكُنِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِنْ أَهْلِ ٱلْكِتَٰبِ وَٱلْمُشْرِكِينَ مُنفَكِّينَ حَتَّىٰ تَأْتِيَهُمُ ٱلْبَيِّنَةُ
lem yeküni-lleẕîne keferû min ehli-lkitâbi velmüşrikîne münfekkîne ḥattâ te'tiyehümü-lbeyyineh.
Kitap ehlinden inkâr edenler ile Allah'a ortak koşanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürden) ayrılacak değillerdi.
رَسُولٌۭ مِّنَ ٱللَّهِ يَتْلُوا۟ صُحُفًۭا مُّطَهَّرَةًۭ
rasûlüm mine-llâhi yetlû ṣuḥufem müṭahherah.
Bu delil, tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir.
فِيهَا كُتُبٌۭ قَيِّمَةٌۭ
fîhâ kütübün ḳayyimeh.
O sahifelerde dosdoğru hükümler vardır.
وَمَا تَفَرَّقَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ إِلَّا مِنۢ بَعْدِ مَا جَآءَتْهُمُ ٱلْبَيِّنَةُ
vemâ teferraḳa-lleẕîne ûtü-lkitâbe illâ mim ba`di mâ câethümü-lbeyyineh.
Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.
وَمَآ أُمِرُوٓا۟ إِلَّا لِيَعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ حُنَفَآءَ وَيُقِيمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ وَيُؤْتُوا۟ ٱلزَّكَوٰةَ ۚ وَذَٰلِكَ دِينُ ٱلْقَيِّمَةِ
vemâ ümirû illâ liya`büdü-llâhe muḫliṣîne lehü-ddîne ḥunefâe veyüḳîmu-ṣṣalâte veyü'tü-zzekâte veẕâlike dînü-lḳayyimeh.
Halbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِنْ أَهْلِ ٱلْكِتَٰبِ وَٱلْمُشْرِكِينَ فِى نَارِ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَآ ۚ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ ٱلْبَرِيَّةِ
inne-lleẕîne keferû min ehli-lkitâbi velmüşrikîne fî nâri cehenneme ḫâlidîne fîhâ. ülâike hüm şerru-lberiyyeh.
Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah'a ortak koşanlar, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ ٱلْبَرِيَّةِ
inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti ülâike hüm ḫayru-lberiyyeh.
Şüphesiz, iman edip, salih ameller işleyenler var ya; işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar.
جَزَآؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّٰتُ عَدْنٍۢ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَآ أَبَدًۭا ۖ رَّضِىَ ٱللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا۟ عَنْهُ ۚ ذَٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُۥ
cezâühüm `inde rabbihim cennâtü `adnin tecrî min taḥtihe-l'enhâru ḫâlidîne fîhâ ebedâ. raḍiye-llâhü `anhüm veraḍû `anh. ẕâlike limen ḫaşiye rabbeh.
Rableri katında onların mükafatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu mükafat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِذَا زُلْزِلَتِ ٱلْأَرْضُ زِلْزَالَهَا
iẕâ zülzileti-l'arḍu zilzâlehâ.
Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, "Ona ne oluyor?" dediği zaman,
وَأَخْرَجَتِ ٱلْأَرْضُ أَثْقَالَهَا
veaḫraceti-l'arḍu eŝḳâlehâ.
Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, "Ona ne oluyor?" dediği zaman,
وَقَالَ ٱلْإِنسَٰنُ مَا لَهَا
veḳâle-l'insânü mâ lehâ.
Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, "Ona ne oluyor?" dediği zaman,
يَوْمَئِذٍۢ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا
yevmeiẕin tüḥaddiŝü aḫbârahâ.
İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır.
بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَىٰ لَهَا
bienne rabbeke evḥâ lehâ.
Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
يَوْمَئِذٍۢ يَصْدُرُ ٱلنَّاسُ أَشْتَاتًۭا لِّيُرَوْا۟ أَعْمَٰلَهُمْ
yevmeiẕiy yaṣdüru-nnâsü eştâtel liyürav a`mâlehüm.
O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًۭا يَرَهُۥ
femey ya`mel miŝḳâle ẕerratin ḫayray yerah.
ᅠArtık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir.
وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۢ شَرًّۭا يَرَهُۥ
vemey ya`mel miŝḳâle ẕerratin şerray yerah.
Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلْعَٰدِيَٰتِ ضَبْحًۭا
vel`âdiyâti ḍabḥâ.
Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.
فَٱلْمُورِيَٰتِ قَدْحًۭا
felmûriyâti ḳadḥâ.
Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.
فَٱلْمُغِيرَٰتِ صُبْحًۭا
felmügîrâti ṣubḥâ.
Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.
فَأَثَرْنَ بِهِۦ نَقْعًۭا
feeŝerne bihî naḳ`â.
Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.
فَوَسَطْنَ بِهِۦ جَمْعًا
fevesaṭne bihî cem`â.
Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.
إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ لِرَبِّهِۦ لَكَنُودٌۭ
inne-l'insâne lirabbihî lekenûd.
Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.
وَإِنَّهُۥ عَلَىٰ ذَٰلِكَ لَشَهِيدٌۭ
veinnehû `alâ ẕâlike leşehîd.
Hiç şüphesiz buna kendisi de şahittir.
وَإِنَّهُۥ لِحُبِّ ٱلْخَيْرِ لَشَدِيدٌ
veinnehû liḥubbi-lḫayri leşedîd.
Hiç şüphesiz o, mal sevgisi sebebiyle çok katıdır.
۞ أَفَلَا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِى ٱلْقُبُورِ
efelâ ya`lemü iẕâ bü`ŝira mâ fi-lḳubûr.
Acaba o bilmiyor mu ki, kabirlerde bulunanlar çıkarıldığı ve kalplerdeki ortaya konulduğu zaman, işte o gün onların Rabbi kendilerinin her halinden mutlaka haberdardır.
وَحُصِّلَ مَا فِى ٱلصُّدُورِ
veḥuṣṣile mâ fi-ṣṣudûr.
Acaba o bilmiyor mu ki, kabirlerde bulunanlar çıkarıldığı ve kalplerdeki ortaya konulduğu zaman, işte o gün onların Rabbi kendilerinin her halinden mutlaka haberdardır.
إِنَّ رَبَّهُم بِهِمْ يَوْمَئِذٍۢ لَّخَبِيرٌۢ
inne rabbehüm bihim yevmeiẕil leḫabîr.
Acaba o bilmiyor mu ki, kabirlerde bulunanlar çıkarıldığı ve kalplerdeki ortaya konulduğu zaman, işte o gün onların Rabbi kendilerinin her halinden mutlaka haberdardır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ٱلْقَارِعَةُ
elḳâri`ah.
Yürekleri hoplatan büyük felaket!
مَا ٱلْقَارِعَةُ
me-lḳâri`ah.
Nedir o yürekleri hoplatan büyük felaket?
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا ٱلْقَارِعَةُ
vemâ edrâke me-lḳâri`ah.
Yürekleri hoplatan büyük felaketin ne olduğunu sen ne bileceksin?
يَوْمَ يَكُونُ ٱلنَّاسُ كَٱلْفَرَاشِ ٱلْمَبْثُوثِ
yevme yekûnü-nnâsü kelferâşi-lmebŝûŝ.
O gün insanlar, her biri bir tarafa uçuşan küçük kelebekler gibi olacaktır.
وَتَكُونُ ٱلْجِبَالُ كَٱلْعِهْنِ ٱلْمَنفُوشِ
vetekûnü-lcibâlü kel`ihni-lmenfûş.
Dağlar da atılmış renkli yünler gibi olacaktır.
فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَٰزِينُهُۥ
feemmâ men ŝeḳulet mevâzînüh.
İşte o vakit, kimin tartıları ağır gelmişse,
فَهُوَ فِى عِيشَةٍۢ رَّاضِيَةٍۢ
fehüve fî `îşetir râḍiyeh.
Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içinde olacaktır.
وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَٰزِينُهُۥ
veemmâ men ḫaffet mevâzînüh.
Ama kimin de tartıları hafif gelirse,
فَأُمُّهُۥ هَاوِيَةٌۭ
feümmühû hâviyeh.
İşte onun anası (varacağı yer) Hâviye'dir.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا هِيَهْ
vemâ edrâke mâ hiyeh.
Sen Hâviye'nin ne olduğunu ne bileceksin?
نَارٌ حَامِيَةٌۢ
nârun ḥâmiyeh.
O, kızgın bir ateştir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ أَلْهَىٰكُمُ ٱلتَّكَاثُرُ
elhâkümü-ttekâŝür.
Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.
حَتَّىٰ زُرْتُمُ ٱلْمَقَابِرَ
ḥattâ zürtümü-lmeḳâbir.
Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.
كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
kellâ sevfe ta`lemûn.
Hayır; ileride bileceksiniz!
ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
ŝümme kellâ sevfe ta`lemûn.
Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz!
كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ ٱلْيَقِينِ
kellâ lev ta`lemûne `ilme-lyeḳîn.
Hayır, kesin olarak bir bilseniz...
لَتَرَوُنَّ ٱلْجَحِيمَ
leteravunne-lceḥîm.
Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz.
ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ ٱلْيَقِينِ
ŝümme leteravunnehâ `ayne-lyeḳîn.
Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz
ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ ٱلنَّعِيمِ
ŝümme letüs'elünne yevmeiẕin `ani-nne`îm.
Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلْعَصْرِ
vel`aṣr.
Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.
إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ لَفِى خُسْرٍ
inne-l'insâne lefî ḫusr.
Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَتَوَاصَوْا۟ بِٱلْحَقِّ وَتَوَاصَوْا۟ بِٱلصَّبْرِ
ille-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti vetevâṣav bilḥaḳḳi vetevâṣav biṣṣabr.
Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَيْلٌۭ لِّكُلِّ هُمَزَةٍۢ لُّمَزَةٍ
veylül likülli hümezetil lümezeh.
Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline!
ٱلَّذِى جَمَعَ مَالًۭا وَعَدَّدَهُۥ
elleẕî ceme`a mâlev ve`addedeh.
Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline!
يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُۥٓ أَخْلَدَهُۥ
yaḥsebü enne mâlehû aḫledeh.
O, malının, kendisini ebedileştirdiğini sanır.
كَلَّا ۖ لَيُنۢبَذَنَّ فِى ٱلْحُطَمَةِ
kellâ leyümbeẕenne fi-lḥuṭameh.
Hayır! Andolsun ki o, Hutâme'ye atılacaktır.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا ٱلْحُطَمَةُ
vemâ edrâke me-lḥuṭameh.
Hutame'nin ne olduğunu sen ne bileceksin?
نَارُ ٱللَّهِ ٱلْمُوقَدَةُ
nâru-llâhi-lmûḳadeh.
O, Allah'ın, yüreklere işleyen tutuşturulmuş ateşidir.
ٱلَّتِى تَطَّلِعُ عَلَى ٱلْأَفْـِٔدَةِ
elletî teṭṭali`u `ale-l'ef'ideh.
O, Allah'ın, yüreklere işleyen tutuşturulmuş ateşidir.
إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّؤْصَدَةٌۭ
innehâ `aleyhim mü'ṣadeh.
Şüphesiz uzatılmış direkler arasında (bağlı oldukları halde) ateş onların üzerine kapatılacaktır.
فِى عَمَدٍۢ مُّمَدَّدَةٍۭ
fî `amedim mümeddedeh.
Şüphesiz uzatılmış direkler arasında (bağlı oldukları halde) ateş onların üzerine kapatılacaktır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَٰبِ ٱلْفِيلِ
elem tera keyfe fe`ale rabbüke biaṣḥâbi-lfîl.
Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?
أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِى تَضْلِيلٍۢ
elem yec`al keydehüm fî taḍlîl.
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ
veersele `aleyhim ṭayran ebâbîl.
Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları haline getirdi.
تَرْمِيهِم بِحِجَارَةٍۢ مِّن سِجِّيلٍۢ
termîhim biḥicâratim min siccîl.
Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları haline getirdi.
فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍۢ مَّأْكُولٍۭ
fece`alehüm ke`aṣfim me'kûl.
Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları haline getirdi.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ لِإِيلَٰفِ قُرَيْشٍ
liîlâfi ḳurayş.
Kureyş'i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın (Yemen'e) ve yazın (Şam'a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsin.
إِۦلَٰفِهِمْ رِحْلَةَ ٱلشِّتَآءِ وَٱلصَّيْفِ
îlâfihim riḥlete-şşitâi veṣṣayf.
Kureyş'i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın (Yemen'e) ve yazın (Şam'a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsin.
فَلْيَعْبُدُوا۟ رَبَّ هَٰذَا ٱلْبَيْتِ
felya`büdû rabbe hâẕe-lbeyt.
Kureyş'i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın (Yemen'e) ve yazın (Şam'a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsin.
ٱلَّذِىٓ أَطْعَمَهُم مِّن جُوعٍۢ وَءَامَنَهُم مِّنْ خَوْفٍۭ
elleẕî aṭ`amehüm min cû`iv veâmenehüm min ḫavf.
Kureyş'i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın (Yemen'e) ve yazın (Şam'a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsin.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ أَرَءَيْتَ ٱلَّذِى يُكَذِّبُ بِٱلدِّينِ
era'eyte-lleẕî yükeẕẕibü biddîn.
Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı!
فَذَٰلِكَ ٱلَّذِى يَدُعُّ ٱلْيَتِيمَ
feẕâlike-lleẕî yedü``u-lyetîm.
İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir.
وَلَا يَحُضُّ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ
velâ yeḥuḍḍu `alâ ṭa`âmi-lmiskîn.
İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir.
فَوَيْلٌۭ لِّلْمُصَلِّينَ
feveylül lilmüṣallîn.
Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,
ٱلَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ
elleẕîne hüm `an ṣalâtihim sâhûn.
Onlar namazlarını ciddiye almazlar.
ٱلَّذِينَ هُمْ يُرَآءُونَ
elleẕîne hüm yürâûn.
Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.
وَيَمْنَعُونَ ٱلْمَاعُونَ
veyemne`ûne-lmâ`ûn.
Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِنَّآ أَعْطَيْنَٰكَ ٱلْكَوْثَرَ
innâ a`ṭaynâke-lkevŝer.
Şüphesiz biz sana Kevseri verdik.
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَٱنْحَرْ
feṣalli lirabbike venḥar.
O Halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ ٱلْأَبْتَرُ
inne şânieke hüve-l'ebter.
Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ قُلْ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْكَٰفِرُونَ
ḳul yâ eyyühe-lkâfirûn.
De ki: "Ey Kâfirler!"
لَآ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ
lâ a`büdü mâ ta`büdûn.
"Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk etmem."
وَلَآ أَنتُمْ عَٰبِدُونَ مَآ أَعْبُدُ
velâ entüm `âbidûne mâ a`büd.
"Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz."
وَلَآ أَنَا۠ عَابِدٌۭ مَّا عَبَدتُّمْ
velâ ene `âbidüm mâ `abettüm.
"Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk edecek değilim."
وَلَآ أَنتُمْ عَٰبِدُونَ مَآ أَعْبُدُ
velâ entüm `âbidûne mâ a`büd.
"Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz."
لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِىَ دِينِ
leküm dînüküm veliye dîn.
"Sizin dininiz size, benim dinim de banadır."
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ إِذَا جَآءَ نَصْرُ ٱللَّهِ وَٱلْفَتْحُ
iẕâ câe naṣru-llâhi velfetḥ.
Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.
وَرَأَيْتَ ٱلنَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ ٱللَّهِ أَفْوَاجًۭا
veraeyte-nnâse yedḫulûne fî dîni-llâhi efvâcâ.
Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَٱسْتَغْفِرْهُ ۚ إِنَّهُۥ كَانَ تَوَّابًۢا
fesebbiḥ biḥamdi rabbike vestagfirh. innehû kâne tevvâbâ.
Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ تَبَّتْ يَدَآ أَبِى لَهَبٍۢ وَتَبَّ
tebbet yedâ ebî lehebiv vetebb.
Ebû Leheb'in elleri kurusun. Zaten kurudu.
مَآ أَغْنَىٰ عَنْهُ مَالُهُۥ وَمَا كَسَبَ
mâ agnâ `anhü mâlühû vemâ keseb.
Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı.
سَيَصْلَىٰ نَارًۭا ذَاتَ لَهَبٍۢ
seyaṣlâ nâran ẕâte leheb.
O, bir alevli ateşe girecektir,
وَٱمْرَأَتُهُۥ حَمَّالَةَ ٱلْحَطَبِ
vemraetüh. ḥammâlete-lḥaṭab.
Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).
فِى جِيدِهَا حَبْلٌۭ مِّن مَّسَدٍۭ
fî cîdihâ ḥablüm mim mesed.
Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ قُلْ هُوَ ٱللَّهُ أَحَدٌ
ḳul hüve-llâhü eḥad.
De ki: "O, Allah'tır, bir tektir."
ٱللَّهُ ٱلصَّمَدُ
allâhu-ṣṣamed.
"Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir.)"
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
lem yelid velem yûled.
Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir)."
وَلَمْ يَكُن لَّهُۥ كُفُوًا أَحَدٌۢ
velem yekül lehû küfüven eḥad.
"Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir."
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ ٱلْفَلَقِ
ḳul e`ûẕü birabbi-lfeleḳ.
De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."
مِن شَرِّ مَا خَلَقَ
min şerri mâ ḫaleḳ.
De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."
وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ
vemin şerri gâsiḳin iẕâ veḳab.
De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."
وَمِن شَرِّ ٱلنَّفَّٰثَٰتِ فِى ٱلْعُقَدِ
vemin şerri-nneffâŝâti fi-l`uḳad.
De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."
وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ
vemin şerri ḥâsidin iẕâ ḥased.
De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ ٱلنَّاسِ
ḳul e`ûẕü birabbi-nnâs.
De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."
مَلِكِ ٱلنَّاسِ
meliki-nnâs.
De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."
إِلَٰهِ ٱلنَّاسِ
ilâhi-nnâs.
De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."
مِن شَرِّ ٱلْوَسْوَاسِ ٱلْخَنَّاسِ
min şerri-lvesvâsi-lḫannâs.
De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."
ٱلَّذِى يُوَسْوِسُ فِى صُدُورِ ٱلنَّاسِ
elleẕî yüvesvisü fî ṣudûri-nnâs.
De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."
مِنَ ٱلْجِنَّةِ وَٱلنَّاسِ
mine-lcinneti vennâs.
De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."